|
Röportajlar
|
Administrator tarafından yazıldı
|
|
Pazar, 18 Mayıs 2008 21:02 |
Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve TBMM Plan ve Bütçe Komisyon Üyesi Ali Kemal Kumkumoğlu gazetemizi ziyaret ederek ülke ve Tuzla gündemine ilişkin görüşlerini bizlerle paylaştı. 1 Mart Teskeresinin reddininin sonuçlarından, Ortadoğu’nun bugünkü kanlı gündemine, Türkiye’nin AB ve ABD ile ilişkilerinden, AKP’nin ekonomik politikalarına dek Türkiye gündeminin nabzını tuttuk.
Ayrıca Tuzla’nın Kentsel Dönüşüm Projeleri, Orhanlı’daki zehirli variller, belediyenin dağıttığı “Aile İlmihali” kitabı gibi çok önemli gündem maddelerini de ayrıntılarıyla röportajımızda bulacaksınız.
Bölge Milletvekilimiz Sayın Ali Kemal Kumkumoğlu’na gazetemizi ziyaret edip vakit ayırdığı, ülkemiz ve ilçemiz gündemine ait görüşlerini bizimle paylaştığı için bir kez daha teşekkür ediyoruz.
*Ortadoğu bugün kan gölü halinde. Irak’ın durumu ortada. Ülkemiz açısından 1 Mart teskeresinin öneminin iyice ortaya çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Yaşadığımız süreci bununla bağlantılı olarak değerlendirir misiniz?
1 Mart Teskeresi rededilmesinin önemi bugün gözle görünür bir hale geldi ama asıl önemli olan bunun öneminin daha önce farkında olmak ve gerekeni yapmaktır. Hatırlarsanız o dönemde iktidar, 1 Mart Teskeresinin kabulü halinde Türkiye’nin Ortadoğu’da masa başında olacağını iddia ederek teskereyi savunmuştu. CHP ise özelllikle binlerce Amerikan askerinin Türkiye’nin en hassas bölgesine, Diyarbakır ve çevresine konuşlandırılmasını Türkiye için olağanüstü bir süreci başlatacağını hatta Türkiye için bir felaket olacağını seslendirip, 1 Mart Tezkeresinin Meclisten geçmesini engellemek adına bütün çabayı göstermişti. Şüphesiz kamuoyunun duyarlılığı, bu konuda CHP’nin bu çabasına destek oldu. Bir kısım vicdanlı AKP Milletvekilinin de bu sürece katkısı olduğu yadsınamaz.
1 Mart Teskeresinin başka boyutları da var: Özellikle Bush yönetimindeki ABD’nin en tehlikeli projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi. Ortadoğu haritasını yeniden şekillendirme anlamına gelebilecek ve esas itibariyle Ortadoğu’nun petrolü ve o petrolün dağıtım yollarını kontrol etmek adına ortaya konmuş olan bu projeyi CHP, Türkiye’de kamuoyunun da desteğiyle engelliyor. Elbette bunun için CHP’ye bir bedel ödetiyorlar. Ben halkımızın CHP’ye ödettirilmek istenen bu bedellin, esasen Türkiye’ye ödettirilmek istenen bir bedel olduğun farkında olduğunu düşünüyorum.
* AKP iktidarının dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? AB konusunda samimi mi? Sonra bu Irak’daki, Ortadoğu’daki gelişmelere sessiz kalmasını nasıl açıklıyorsunuz?
Ülkemizde AB süreci, çağdaş dünyayla, çağdaş normlarda bütünleşme, teknoloji, eğitim, altyapı, sağlık, sosyal güvenlik, demokrasi gibi konularda o standartları yakalamak adına başlamıştır. Oysa, AKP’nin devleti dönüştürme gibi bir talebi vardır. Bunu yapmak isterken içerde karşılacağı direnç noktalarını etkisiz kılmak, dışarıdan destek alabilmek için AB ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor. Ben AKP’nin, Avrupa Birliği’ni bir uygarlık projesi olarak gördüğüne kesinlikle inanmıyorum. Hedefleri güçlü, çağdaş, modern Türkiye değil, Kendi inandıkları doğrultuda bir yapı yaratmak. Bu yüzden, gerektiğinde Kıbrıs’tan da taviz verilebilir, dış politikadan da verilebilir, Türkiye’nin bütünlüğüne ilişkin sorunlar konusunda da bir takım tavizler verilebilir. Yani demokrasi onlar için nasıl bir araçsa, AB de bir araçtır.
AKP, gerçek işbirliğini Bush yönetimindeki ABD ile yapıyor. ABD, Ortadoğu’yu kontrolü altına almak istiyor. Türkiye’yi ise bu coğrafyada “ılımlı islam” diye konumluyor. Bush’un bize biçtiği misyon, bizim 83 yıl önce temellerini attığımız laik, demokratik Cumhuriyet temelinde yükselen model değil.
Dolayısıyla AKP, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin yani, çok geniş bir coğrafyada herşeyi ABD’nin çıkarlarına göre yeniden şekillendirebilmek projesinin tam ortağıdır .
Biliyor musunuz ki, Türkiye’nin “biz de destekliyoruz” dediği ama Türkiye’nin içinde ılımlı bir islam devleti, Türkiye’nin bir bölgesinin başka bir devletin sınırları içerisinde alındığı, haritaların çizildiği bir yeni proje var. AKP bu projenin boğazına kadar içine batmış durumda. Bütün umudunu, bütün geleceğini bu projeye bağlamış durumda ama bu konuda ne meclise, ne vatandaşa hiç bir bilgi verilmiyor.
Öyle ki, Dışişleri Komisyonu Başkanı’na soruyorlar Büyük Ortadoğu Projesi’nde bizim rolümüz nedir?” AKP’li Komisyon Başkanı’nın basına yansıyan cevabı şöyle: “Bu oyunu biz yapmadık, kurallarını biz koymadık, rolleri de biz dağıtmıyoruz. Bize prenses rolü de verebilirler, prensesin hizmetkarı da...” Durum bizim açımızdan bu kadar vahim ve belirsiz yani...
* AKP iktidarının ekonomik uygulamalarını değerlendirir misiniz?
Aslında biliyorsunuz son dört yılda yaşadığımız ekonomik süreç 57. hükümet döneminde alınan IMF yönlendirmeleriyle alınan tedbirlerin sonucudur. AKP’nin kendisine ait bir ekonomik politikası yoktur.
Şimdi nereye gelinmiştir? Bazı çevreler tarafından hiç beğenilmeyen 60 yıllık zaman dilimi içerisinde yapılan şeker fabrikalarını, çimento fabrikalarını, barajları, demir çelik fabrikalarını, Tüpraşı aklınıza gelebilecek, hertürlü kaynağımızı sattık. Tam bir mirasyedi gibi ek olarak da 150 milyar $ borçlandık.
Türkiye öyle bir noktaya geldi ki aynen duyun-u umumiye döneminde olduğu gibi gelecekte toplayacağı vergileri bu günden satarak aldı. Elbette bunun bir bedeli var. Birincisi Türkiye devlet olarak yatırım gücünü elinden kaçırıyor. İkincisi, merkezi otoritenin elindeki o imkanlar elinden çıkınca bu defa başka güç odakları ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla geleceğimize dönük olarak tehlikeli bir ekonomik model politika uyguladılar. Bütün bunlara rağmen halkın hiç bir sorunu çözülmemiştir. İşsizlik AKP bile telafuz ettiği en temel problem. Türkiye’de çiftçi perişan. Fındık üreticilerinin durumu ortada. Hükümet sırf Fiskobirlik’i ele geçiremedi diye fındık üretecisinden initikam alıyor. Milyonlarca karadeniz köylüsünü açlığa, yoksulluğa, çaresizliğe, faizcinin tefecinin eline bırakıyor Buğday üreticisi keza öyle. Buğdayın bugünkü fiyatı dört yıl öncesinden daha ucuz. Ülkede yoksullukta müthiş bir artış var. Açlık sınırın altında yaşayan yurttaş sayısında olağanüstü bir artış var.
“Herkes, her istediği yerden sağlık hizmeti alabilecek” diye bir yalanla vatandaşı kandırdılar. Şimdi vatandaş ilaç bulamıyor. Dün bir tıp profesörüyle sohbet ediyordum. Diyor ki “artık bir steteskopla doktorluk yapma dönemine yeniden döndük. Çünkü bir hastanın ayakta tedavisi için devletin verdiği para 44 YTL, normal bir muayene ücreti değil. Dolayısıyla bizim yapabileceğimiz başka birşey yok. Kulağınıza bir steteskop takıp hastanın sağını solunu dinleyeceğiz. Ne tahlil yapabilme imkanımız var, ne film çekebilme imkanımız var.” Dolayısıyla yaşamın hangi alanına bakarsanız bakın AKP yakın çevresindeki çekirdek kadro ha ricinde yani bu yerel yönetimlerin ve iktidarın kaynaklarını yağmalayan talan eden, Ali Dibolar kuran o yağmacı takım hariç, bütün yurttaşlarımızın durumu gerçekten perişandır. Üretici perişandır, çiftçi, işçi, sanayici perişandır.
* Biliyorsunuz ilçemiz ciddi bir çevre felaketi yaşadı. Orhanlı’da bulunan zehirli variller gündemi haftalarca meşgul etti. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bu olay da göstermiştir ki, AKP’nin bir çevre politikası yoktur. Türkiye’de yılda 1.5 milyon ton katı atık çıkıyor. Bunun yarısı geri dönüşümle yeniden kazandırılabiyor. Kalan 750.000 ton katı atığın ne olduğu belli değil. İzaydaş’ın kapasitesi yılda sadece 40.000 ton... Ne yazık ki, bakanlığın bu konuda bir yatırım yapmaya, önlem almaya niyeti yoktur. Bu işlerde bakanlıktan başlayarak belediyelere kadar görevini yapmayan herkesin sorumluluğu var.
CHP çevre konusunda herzaman çok duyarlıdır. O günlerdeki Orhanlı ziyaretimiz, geçtiğimiz hafta Genel Başkanımızın gerçekleştirdiği Dilovası ziyaretinin amacı da bu duyarlığı kamuoyuyla paylaşabilmektir.
Bu konuda aslında benim bir önerim var: Diyorum ki, bu atıkları oraya buraya gömenlere yerlerini söylemeleri koşuluyla bir kereye mahsus ceza vermeyelim. Yerlerini söylesinler de bu atıklar çevreye ve insana zarar vermeden çıkarılıp güvenli bir şekilde imha edilsin...
Özrü kabahatinden büyük!
* Tuzla Belediyesi’nin bastırtıp halka ücretsiz dağıttığı ve medeni kanun yerine şer’i hükümleri dayatan “Aile İlmihali” kitabıyla ilgili yaptığımız haber biliyorsunuz çok ses getirmişti. Hatta Cumhuriyet Savcılığı yayınımızı suç duyurusu olarak kabul edip, Belediye Başkanı hakkında soruşturma da başlatmıştı. Ancak geçtiğimiz günlerde bu yayınımızdan dolayı belediyenin bizim için suç duyurusunda bulunduğunu öğrendik. Bu konuda bir açıklama yapar mısınız?
Bu anlayış sadece Tuzla Belediye Başkanının seslendirdiği bir yaklaşım değil. Bu anlayışın ve bu anlayışın kadrolarının Cumhuriyetin temel nitelikleriyle, hukuk sistemiyle çok ciddi çelişkileri olduğu, bunu zaman zaman başbakanları, meclis başkanı veya başbakanlık müsteşarı aracılığıyla, yeri geldiğinde Tuzla Belediye Başkanı gibi yerel yöneticileri aracılığıyla seslendirildiği sayısız örnek var.
Başbakanın Müsteşarı “Cumhuriyetin nitelikleri anlamını yitirmiştir derse, Belediye Başkanı bu kitabı dağıtır tabii.
Şimdi başbakanın müstaşarının “Cumhuriyetin başlangıçta ortaya koyduğu temel niteliklerinin tamamı anlamını yitirmiştir” dediği bir iktidar döneminde bir belediye başkanının böyle bir kitap dağıtıyor olması aslında çok normal birşey. Ancak biz biliyoruz ki, bizim insanımız bu çağdışılığı aşmıştır.
Yurttaşlarımız, herşeye rağmen kendi bildikleri yoldan ilerleyeceklerdir.
Ülkemizin büyük çoğunluğunu oluşturan samimi inançlı yurttaşlarımız inançlarıyla laik, demokratik Cumhuriyeti bütünleştirmiş, her ikisini birlikte çok rahatlıkla yaşayabilen, hatta laik demokratik Cumhuriyet içerisinde olmanın bir nimet olduğunu düşünen yurttaşlarımız bu tür dayatmaların farkındadır.
Bunlara rağmen bizim ülkemiz insanımız kendi bildiği yolda ilerleyecektir. Benim bu konularda çok severek kullandığım bir ifade var:
Ne mutlu bize ki, bizim ülkemizde ne eline sopa alıp insanları camiye dolduran var ne de caminin kapısına dikilip “sen nereye gidiyorsun” diye soran var. Böyle bir ülkede yaşıyoruz. Bu bizim için gerçekten bir nimettir.
Ben vatandaşımızın da, bunu bildiğine ve bunu benimsediğine inanıyorum. Bunların güçleri ne yaparlarsa yapsınlar bu ülkenin yaşadığı bu güzellikleri ortadan kaldırmaya yetmeyecektir. Gazetenizin bu konuyu haberleştirmesinden sonra, Tuzla Belediyesi tarafından yapılan suç duyrusuna gelince, “tam özrü kabahatinden büyük” derler ya, o hesap işte...!
“Tuzla halkı kentsel dönüşüme direnmeli”
İstanbul gibi çarpık kentleşmenin bu kadar yoğun yaşandığı, üstelik bir de ciddi bir deprem tehdidi yaşayan bir kentte Kentsel Dönüşüm Projeleri çok gereklidir. Ancak, bu projelerin vatandaşı hiç bir şekilde mağdur etmeden, kenti daha çağdaş daha modern, bir hale dönüştürebilecek şekilde hayata geçirilmesi lazım.
Bunun yapılabilmesi için iki şeyi hedeflememiz gerek. Birincisi kenti gerçekten çağdaş, modern, yaşanılabilir, depreme ve her türlü afete karşı dayanıklı bir kent haline getirebilmek, ikincisi bu projenin merkezine insanı koymak...
Bu iktidarın uygulamaya koyduğu projelerde herşey var, bir tek vatandaş yok...
Bugünkü iktidarın hayata geçirmeye çalıştığı kentsel dönüşüm projelerinde Dubaililer, Arap sermayesi, müteahhitler, yerel yönetimlerde işi kontrol edip yönlendirenler var bir tek vatantaş yok... Dolayısıyla kentsel dönüşüm, işin sadece rantıyla ilgilenen projelere dönüşmüştür...
Bu projelerin bugün hiç bir yasal altyapısı yok. Vatandaş, bu projenin uygulanması başına neler geleceğini bilmiyor. Vatandaşın tüm geleceği tamamen yöneticilerin iki dudağı arasında. Bu haliyle Kentsel Dönüşüm Projeleri İstanbul’da uygulanamaz.
Bu projeler ancak belli çevrelere rant sağlama aracı olarak kullanılabilir.
Ancak zorla, vatandaşı mağdur ederek belli alanlardan belli çevrelere, belli rantlara aktarılabilir. Bu sadece bir rant sağlama aracı olarak kullanılabilir. Gerçek hedefine yani modern, dünya kenti olmuş ve içerisinde yaşayan bütün İstanbulluların huzur içinde yaşadığı bir İstanbul’u yaratma projesi bu şekilde gerçekleştirilemez.
Bundan dolayı, Tuzla’da da hayata geçirilmeye çalışılan bu projelere Tuzlalılar direnmelidir.
*Sayın Milletvekilimiz, gazetemizi ziyaret edip, ülkemizin ve Tuzla’nın gündemini bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ediyoruz.
Ben teşekkür ediyor, yayın hayatınızda başarılarınızın devamını diliyorum. |
|
|
Eğitim Kamusal Devredilemez Bir Haktır |
|
|
|
|
Administrator tarafından yazıldı
|
|
Pazar, 18 Mayıs 2008 21:01 |
Eğitim-Sen Kartal 5 no’lu Şube Başkanı Nejdet Uygun: Eğitim-Sen bir anlamda sivil itaatsizlik gibidir. Faaliyet anlamında fiili ve meşru mücadeleyi esas alır Sendikalı arkadaşlarımın katkı payı ilişkisine asla bulaşmaması gerektiğini düşünüyorum.
Eğitim-Sen’i kısaca tanıtır mısınız? TÖS 1971’de kapatıldıktan sonra TÖBDER adı ile sendika faaliyetleri devam etti. TÖBDER 1980’de kalktı. Eğit-Der., Eğit-İş ve Eğit-Sen. 1995’de birleşerek Eğitim-SEN ortaya çıktı.
Eğitim-Sen’in diğer sendikalardan ayrıştığı nokta nedir?
Eğitim-Sen birinci olarak; emeğin hakkını savunan eğitim-iş kolunda bulunanların, kendi dinamizmleri ve mücadeleleri sonucunda kazanılmış bir örgüttür. Eğitim-Sen., KESK biraz sivil itaatsizlik gibidir. Olmayan süreçte başladı sonrasında fiili olarak meşrudur dendi. Hukuksal zemini sonra yaratıldı. İşte Eğitim-Sen böyle bir sendikadır. Eğitim-Sen siyasi partilerden bağımsızdır. Ancak siyasetin bir hak olduğunu savunur. Tep tip insanı asla kabul etmez. Kültürel farklılıklardan yanadır. Faaliyet anlamında fiili ve meşru mücadeleyi esas alır.
Elinizdeki istatistik bilgilere göre eğitim alanında çalışan sayısı ne kadardır? Bunların kaçı sendikalıdır?
Eğitim-iş kolunda çalışan insan sayısı 700.000, fiili olarak öğretmenlik yapan ise 400.000’dir. Eğitim-Sen’in şuan iki yüz bin üyesi var. Eğitim-iş kolunda çalışanların yaklaşık yüzde ellisini örgütlemiş durumdayız.
Bu sayıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunu yeterli görmek mümkün değildir. Hedefimiz iş kolumuzda var olanların tamamını örgütleyebilmektir. Sayının yetersiz olmasının bizce farklı nedenleri var. Türkiye gibi örgütlenmelerin sınırlandırıldığı, dönem dönem baskı altına alındığı, insanların sürekli kendine yabancılaştırıldığı, örgütlenmekten kaçırıldığı bir ülkede örgütlenme pek çok insana uzak bir kavramdır. Yoksulluk düzeyinde yaşayan çalışanlar, sendikanın yaşamlarındaki önceliklerinin farkına varamıyorlar.
Batıya göre bizim sendikacılıkta geldiğimiz noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Batı diye kastettiğimiz Avrupa birliği ülkeleri ise bu tabii ki direk ekonomi ile bağlantılıdır. Bu ülkelerde ekonomiz problemden söz edilemez. Bizde ise durum çok farklıdır. Batı dediğimiz ülkelerde sendikaların, kitle örgütlerinin kollayıcı işleri vardır. Bizde ise yapıcı ve geliştiricidir. Batıda sendika var olana dokunulduğu zaman, kısıtlandığı zaman ayağa kalkıyor. Yani pozisyonlarını koruma ve kollama dışında bir problem yok. Bize değiştirme dönüştürme müdahale etme söz konusu. Yani yapıcı pozisyondayız. Böyle bir fark var aramızda.
Çalışmalırınızda siyasi otoritenin baskısını nasıl hissediyorsunuz? Son günlerde yaşadığımız bir olay bu sorunun yanıtı olacaktır. 5 Kasım’da sağlık çalışanları iş bıraktı. Bu ülkenin başbakanı, sağlık bakanı televizyona çıkıp, hak arayan insanların sorunu nedir deyip dinlemek yerine, bu insanları kabaca ve sorumsuzca eleştirdiler aslında aşağılayarak rendici ettiler. İşte bu baskıdır. İçişleri Bakanlığı kanalıyla valiliklere, valiliklerde kurum müdürlüklerine genelgeler gönderir. Bu genelgede eylem programımızı bildirerek adli ve idari mekanizmaları harekete geçirirler. Bu da bir baskıdır. 4688 no’u yasa sendikalaştıran bir yasadır bizce. Hak arayan sendikanın karşısına çeşitli ceza yasaları idari soruşturmalar çıkıyor. Yani o yasada tanımlanan haklar bile kullandırılmıyor. Bir ülkenin başbakanı böyle yaklaşırsa valisi, kaymakamı nasıl davranabilir ki...
Yeni personel yasasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Biz emekçiler açısından baktığımızda; biz hem hizmet üretenler hem de hizmet alanlarız. Bu devletin merkezi, hantal bürokrat devletin halk denetimine açılabilmesi için yerelleşmesi gerekiyor. Devletin demokratikleşmesini en çok savunan Eğitim Sen, KESK’tir. Bu demokratikleşme yasası değil ticarileştirme yasasıdır. Yani devlet üzerinde olan yapmakla yükümlü olduğu hizmet için vergi topluyor. Kamusal hizmetleri üzerinden atıyor. Yerellere bazı hizmetleri devrederek, kamusal hizmetleri yerellerin parayla satmasını sağlıyor. Yani Eğitim, sağlık artık parayla satılacak bir meta olacak. İkinci olarak çalışanların iş sürekliliği ortadan kaldırılıyor. Sözleşmeli ve performansa dayanan bir iş hukuğu getiriliyor. Yani amir her şeyin başı çalışan onun kulu durumuna gelecektir. Çalışan ona yaranmak zorunda kalacaktır. Bu yasanın bir reform olduğunu düşünmüyoruz. Elbette ki reformlarda biz de varız.
Sendika içinde taban ve tavan arasında bir kopukluk olduğunu düşünüyor musunuz?
Bizim yaklaşımımız, aşağıdan yukarıya ve katılım yoğun bir şekilde yaşandığı sendikal bir süreçtir. Demokratik bir katılımdır. İş yerleri birer karar mekanizmasıdır. Son dönem de farklı nedenlerden dolayı iş yerleri ile bağ zayıfladı. Bunun sebebini bizde araştırıyoruz. Bu durumu gidermek için, canlılığı ve dinamizmi arttırmak için iş yeri gezileri ve motivasyon toplantıları yapıyoruz. Bu kopukluk birazda yaşamda esen rüzgarlarla alakalıdır. Yani yaşamda paylaşımcı ve eşitlikçi değerlerin rüzgarları yerine ben ve bencilliğin rüzgarı esiyor. Bu durum tembelleştiriyor, umudumuzu törpüllüyor. Böyle olunca coşkularımız, dinamizmimiz azalıyor. Eskiden olduğu kadar örgütümüze, umutlarımıza çok fazla kendimizi veremiyoruz.
Sendika olarak hizmet verdiğimiz veli ve öğrencilerin bilinçlendirilmesi konusunda yapılan çalışmalar nelerdir? Sendikamızda direk böyle bir faaliyet yok. Bizce eğitim üç ayak üzerinde kuruludur. Öğretmen-öğrenci-veli. İdareyi bir ayak değil bir koordinatör olarak görüyoruz. Bu ayakların ortak yaklaşımı olmadan eğitim alanında sorunların çözülebileceğine inanıyorum. Ama sendika persfektimiz içinde öğrencileri merkeze koyan ve öğrenci sorunlarına duyarlı bir yaklaşım esastır. Ayrıca velinin eğitime aktif olarak katılımı mutlaka sağlanmalıdır. Eğitim kamusal, devredilemez bir haktır. Bu açıdan eğitim parayla satılamaz diyor ve katkı payına ısrarla karşı çıkıyoruz. Ben sendikalı arkadaşlarımın bu katkı payı ilişkisine asla bulaşmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu eğitimin paralılaştırılmasının ilk aşamasıdır dedik ve gördük ki bugün paralı eğitim için düzenlemeler yapılıyor.
Eğitim-Sen’li bir öğretmen: ALİ ŞEN
“Sendikalı öğretmen örnek öğretmen olmalıdır.”
“Sendikalı öğretmen çevresine örnek olabilen (eğitimciliği ve kişiliğiyle) paylaşabilen kendisiyle ve hayatla barışık olmayı becerebilen, özgüveni pekişmiş, olaylara ve hayata (yeni durumlara) yorum getirebilen, sağlıklı düşünüp doğru karar vererek kararının arkasında duran kişi olmalıdır.”
Ne kadar zamandır sendikalısınız? Sendikal çalışmalarda Eğit-der başkanlığından beri bulunuyorum. Yıl olarak 1988 denilebilir.
Kişi neden sendikalı olmalıdır sizce? Gelişen teknoloji insanların yaşamına müdahale etmektedir. Bunun karşılığında insanlar sivil toplum örgütlerinde sorunlarını çözüm yolları ve mücadele yöntemleri noktasında bir araya gelmek zorundadır. Bu sorunların çözümünü beraberinde getirir. Günümüzde her bireyin hakları ile ilgili sendika, sivil toplum örgütleri ve dernekler yoluyla sorunların çözümünü ve mücadele gücünü birleştirmek zorunda olduğundan örgütlenmelidir
Sizce Eğitim Sen’in işleyişindeki aksayan yönler nelerdir? Eğitim-Sen’in sendikal anlayışı meşruiyet düzeyinde yükseldiğinden zaman zaman iktidarlar tarafından baskı görmekte. Kamuoyuna kavgacı, uzlaşmaz ve marjinal bir oluşum olduğu hissiyati verilmekte bu da sonuçta sendikalı olması gereken eğitim emekçilerini mücadelenin dışında kalmasına yol açmaktadır. Sendikanın iç işleyişinden meşruiyet tartışması bittiğinden ve sendikaların yasal olarak kurulması yönündeki engeller kaldırıldıktan sonra mücadele yöntemi, araçları ve alışkanlıklarını gözden geçirmek durumundadır. Yani sendikanın kurulması mücadelesi ile haklar ve özgürlükler mücadelesi ve yöntemi farklı olmalıdır. Sendikanın çözmesi gereken problem kurumsallaşma ve profesyonelleşmedir.
Sendikanın işleyisinde tavan ve taban arasında iletişimsizlik var mı? Sendikanın işleyişi tabanın iradesi sendikal işleyiş kanalları doğru kullanıldığında (işyeri temsilcisi, şubeler, genel merkez) genel merkezle şubeler ve işyerleri arasında çok iyi işleyen bir ikilenme söz konusudur. Yanı asıl olan işyeri çalışanlarının sorunlarını etrafında birleşip kendi sorunlarından başlayarak çözüm üretmek için ortaklaşmalarıdır. Yani işyerleri olmadan genel merkez olmaz. Önemli olan kişisel (grupsal) faydaları düşünmeden emek mücadelesinin içinde samimi şekilde yer alıp tuğla üzerine tuğla koymaktır.
Size göre sendikalı öğretmen nasıl olmalıdır? Herşeyden önce mesleği konusunda araştıran, sorgulayan ve yorumlayıp yaşayabilen insan olmalıdır. Çevresine örnek olabilen (eğitimciliği ve kişiliğiyle) paylaşabilen kendisiyle ve hayatla barışık olmayı becerebilen, özgüveni pekişmiş, olaylara ve hayata (yeni durumlara) yorum getirebilen, sağlıklı düşünüp doğru karar vererek kararının arkasında duran kişi olmalıdır.
Sendikada her öğretmen düşüncelerini dile getirebiliyor mu? Kabul görüyor mu? Düşünsel anlamda kendisini ifade ediyor olmasına rağmen pratikte farklı düşünebilen, kendini farklı gören insanların sendikalarda yeteri kadar yer alıp kendilerini ifade etmediklerinden bu kanal zaman zaman tıkanabiliyor. Bunu açmanın yöntemleri sendikanın herkes tarafından kabul gören ihtiyaçlar (bireysel) bağlamında yaptığı faaliyetler ve bu faaliyetlerin tanımının iyi yapılmasından geçer. (Tiyatro, folklor, drama, resim-iş, müzik, özlük hakları vb.)
Sivil toplum örgütlerinin Türkiye’ye yansıması nasıldır sizce? Örgütlenme insanların ihtiyaçlarından kaynaklanır. İnsanların ihtiyaçlarının farkında olabilmesi için belli bir bilince erişmesi, bu sorunlara ait çözüm arayışlarına girmesine bağlıdır. Ülkemizde bireyin kendi hak ve sorumluluklarını yeterince bilmediğinden genel anlamda yaşadığı ağır sorunlardan şikayet etmekten öte bir girişimde bulunmadıkları gerçeği göz ardı edilemez. Öncelikle bir ihtiyaç hissedilmelidir. Gelişen teknoloji bir yandan var olan alışkanlıkları değiştirirken öbür yandan bireyi tamamen yalnızlaştırmaktadır. Sonuçta yalnızlaşan insan hayata hep kendi gözünden kendi penceresinden bakmakla bencilleşmektedir. Ancak gelişmiş ülkelerde sivil toplum örgütleri sorunların dillendirilmesinde ve çözümünde etkin bir rol oynamaktadır. Bir insan, birden çok sivil toplum örgütü ve sendikalarda yer almanın, kendini ifade etmenin, çözüm üretmenin bir yaşama biçimi olduğunun farkına varmalıdır. Öte yandan bireyin ve toplumun gelişmesini yani kazanımlar elde etmesini istemeyen çevreler ellerinde bulundurdukları yasal yada yasal olmayan yöntemlerle engellenmektedir. Yani soran, sorgulayan, düşünüp, yorumlayan, karar veren düşündüğü ve inandığı biçimde yaşayan insanların çokluğu bazı çevreleri rahatsız etmektedir. Bu da insanların sivil toplum örgütlerinden uzak durmasının bir gerekçesidir. |
|
MHP Belediye Başkan Adayı Muhammet Demirbaş |
|
|
|
|
Administrator tarafından yazıldı
|
|
Pazar, 18 Mayıs 2008 20:59 |
MHP Belediye Başkan Adayı Muhammet Demirbaş’la siyaseti, Tuzla’yı ve ülke gündemini konuştuk. Demirbaş, son günlerde çok konuşulan ‘hastane’ konusuna da bir açıklık getirdi:
‘Tuzla’da devlet hastanesi için ayrılmış yer var. AKP, bunu hayata geçirmek yerine nedense GİSBİR’in hastanesine onay veriyor. Hastanenin başında da AKP İlçe Başkanı Şadi Yazıcı var!’
Ama şimdi bunun yerine işçiler prefabrik sağlık ocağına yönlendiriliyor doğal olarak. Buranın işletmecisi kim? AKP İlçe Başkanı Şadi Yazıcı. Yani Şadi Yazıcı siyasi kimliğini, yani ilçe başkanı olmasını ticari işler için kullanıyor. Ayrıca inşaatı devam eden hastanenin de işletmesi Şadi Yazıcı’ya ait olacak...
Ç.T. : Kendinizi tanıtır mısın? M.D. : Giresun Göreliyim. 2000 yılından itibaren iki dönem üst üste MHP Tuzla İlçe Başkanlığı yaptım. Bildiğiniz gibi 28 Mart 2004 yılında yapılan Belediye Başkanı seçimlerinde MHP Tuzla’dan aday oldum. MHP’nin 2900 oyu vardı. Biz bu oyu 8000’in üzerine çıkardık. Millete göre bu bir başarı ama bana göre ise başarısızlık. Benim için başarı kazanmaktır. Başarısızlık ise kaybetmektir. Ama siyasetçilere göre çok büyük bir başarı bu. MHP Genel Merkezi bile bunu çok büyük bir başarı olarak görüp, bizleri tebrik etmektedir. Ama biz burada kazanacağımız bir seçimi kaybittik. Bunun sebeplerini parti içinde ve dışında aramak lazım... Benim düşüncem ve görüşlerim böyledir.
Ç.T. : Siyaseti bıraktığınızı duyuyoruz. Son seçimlerden oldukça iyi sonuç almıştınız. Neden? M.D. : Evet sizin de takdir ettiğiniz gibi herkes bu seçimden aldığımız oyun büyük başarı olduğu konusunda hemfikir. Fakat parti içinde böyle düşünmeyen arkadaşlar da oldu. Esasen onlarla anlaşmamız çok zordu. Bir de açıkcası siyaseti menfaatleri üzerine yapanları gördükçe soğudum, hayal kırıklığı yaşadım. Yalan, menfaat siyasete sahip olmamalı. Siyasetin farklı amaçları olmalı. Ama ne yazık ki gördüğüm koltuk sevdası, menafaat herşeyin önünde. Bu genel olarak siyasette böyle. Tüm samimiyetimle söylüyorum, mahallelerde insanlar bana “bırakma” diyorlar. Şu anda kurduğumuz dernekle Tuzlalılara hizmet etmeye çalışıyoruz. Siyaset konusunda ise önümüzdeki günler ne getirir bilemem tabii..
Ç.T. : Bir dernek kurduğunuzu biliyoruz. Amaçlarınızı ve etkinliklerinizi anlatır mısınız? M.D. : Evet, böyle bir derneğimiz var. Tuzla Kültür ve Sosyal Faaliyetler Derneği. Yani yöresel bir dernek değil. Tuzla’da herkesin üye olabileceği bir dernektir. Bu dernek kültür değerlerimizi yaşatmak, Tuzlalılara mümkün olduğunca yardımcı olabilmek amacıyla kuruldu.Güzelde hizmetlerimiz olmaktadır. Örneğin, göz doktoru getirdik, 567 kişiye bedava olarak göz taraması yaptırdık Ramazandan önce. Daha sonra dahiliye doktoru getirterek sağlık taramaları yapıldı. Aynı şekilde diş hekimimizle diş taramaları yapıldı. Yaz döneminde etkinliklerimizi çok daha yoğun olarak sürdüreceğiz.
Ç.T. : Şu anki belediyenin uygulamaları için ne diyorsunuz? M.D. : Burda hak adına, adalet adına, Allah adına, islam adına yola çıkan insanların şu andaki çalışmalarını görüyoruz. Çünkü seçim süresince ne konuşsam mübahtır deyip, seçim bittikten sonra bu insanlrın yüzüne bakmayan siyasetçiler, istediklerini yapıyorlar. Seçim zamanı sokaklarda temiz toplum, temiz siyaset, huzurlu bir Tuzla, güzel bir Tuzla diye sokaklarda gezen insanlaın hiçbiri sokakta yok. Seçimlerden sonra herşey unutuldu toplum yararına hiç birşey yapılmadı. Belediye seçim zamanında 3-4 ay önceden otobüsler koydular sonra kaldırdılar. Kimsenin hiçbir tepkisi yok. Bizi kandırdınız, bize yalan söylediniz diye hiçbir tepkisi yok. Tuzla merkezde ki 40 paftadaki sorunlar çözülecek diye sözü var belediyenin. Ne oldu? Orada neredeyse hergün yangın oluyor. Vatandaşın evi yanıyor ve evi yandığı halde vatandaş orda ceza ödüyor. Ayazma çay bahçesi için güzel bir çay bahçesi vardı. Biz orayı eski haline getirecektik. Ama oraya onların dönüp baktığı yok. Gölün düzenlenmesi çalışmalarını izliyorum. Ne olacağı belli değil. Göstermelik bir iki iş makinesi çalışıyor aylardır. Sonucu ne olacak?
Ç.T. : Tuzla’ya devlet hastanesi projesi üzerine sizin de emek harcadığınızı biliyoruz. Gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce ilçemiz bir devlet hastanesine kavuşacakmı? M.D. : Bakın bu ilginç bir konu. Biliyorsunuz bir yasa çıktı. Bu yasada kaçak inşaat yapmak yasaklandı. Yapan da, yaptıran da beş sene hüküm giyecektir. Peki, buna uyuluyor mu dersiniz? Ve yeşil alan diye bildirilen arazi üzerinde, bir kısımıda hazineye ait olan bir arazi üzerinde bir kısmını GİSBİR, bir kısmını da AKP Parti İlçe Başkanı Sadi YAZICI tarafından işgal edilmiş, bir tarafının inşaat yapılıp bir tarafını da şu an da hazine arazilerinde bir sağlık ocağı var. Tersaneler, çevredeki iş yerleri, elli tane işçi çalıştıran her hangi bir kuruluş doktor bulundurmak zorunluluğundadır. Ama şimdi bunun yerine işçiler prefabrik sağlık ocağına yönlendiriliyor doğal olarak. Buranın işletmecisi kim? AKP İlçe Başkanı Şadi Yazıcı. Yani Şadi Yazıcı siyasi kimliğini, yani ilçe başkanı olmasını ticari işler için kullanıyor. Ayrıca inşaatı devam eden hastanenin de işletmesi Şadi Yazıcı’ya ait olacak... İdris Güllüce, zamanında kaymakamlığın önünde geçen yolu açtırmak istediğinde (benim ilçe başkanlığım dönemimde) zamanın MHP’li Devlet Bakanı olan Ramazan Mirzaoğlu bizi ziyarete gelmişlerdi. Ben idris Bey’le bakanı kendi odamda görüştürdüm. Sonuçta Bakanın talimatıyla o yol açıldığında İdris Bey’e yolun iki yanındaki alanların ne olacağının sordum. “Orası yeşil alan olacak, orayı yeşillendireceğiz” cevabını aldım. Ama şu an baktığım da o yeşil alana hastane yapılıyor. Hastane yapılan yerin bir kısmı da şu anda prefabrik olan sağlık ocağının yeri de hazineye aittir. Ve ruhsatsız yapılan bir yer. Belediye orası için bir ruhsat vermedi. Mehmet Demirci’yle bizzat görüştüm, daha sonra buraya davet ettim, mahalle muhtarlarıyla beraber ruhsatsız olduğunu kendisi de bize söyledi. İçmeler Şifalı suları çalıştıran Köksal Bey’in şikayeti üzerine ve bizim girişimlerimizle oranın inşaatı durduruldu. Biz belediye başkanını bir kez daha ziyaret ettik. Ama daha sonra ne oldu? İnşaat yine sürüyor. Bakanlıktan ruhsat alınacak dendi ama halen ruhsatın alınmadığını duyuyorum. Yani bildiğim kadarıyla burası, ruhsatsız kaçak yapılan bir inşaattır. Şunu kesinlikle söyleyeyim, Tuzla’da planlarda devlet hastanesi olarak ayrılan yer var. Şimdiki kaymakamlık binasının orada. Tapusu var elimizde, tapunun fotokopisi benim elimde. Benim İlçe Başkanlığım ile yaptığımız yazışmalar elimizde duruyor. GİSBİR’in de bize yazdığı yazı var “burası onaylanırsa biz de size yardımcı olacağız” diyorlar. Ama belediye, arsa üzerine moloz, toprak döktürdü ve Evliya Çelebi Sağlık Ocağı’nı bu arsanın üzerine yaptı. Yani, belediye hastane yapımını engellemeye çalıştı. Bunu söylüyorum çünkü tüm bu gelişmelerden çıkan sonuç bu... Seçim zamanı Tuzla Sahilde Belediye Başkanının bir pankartını gördüm “Devlet Hastanesini biz yaptıracağız” diyorlardı. Şimdi ne oldu? Arsası hazır olan Devlet Hastanesi kaldı. Onun yerine AKP İlçe Başkanının işletmecisi olduğu bir özel hastane yapılıyor... Şimdi düşünün, Tersanecilerin yaptırdıkları prefabrik sağlık ocağını da Şadi Yazıcı çalıştırmaktadır. Böyle bir şey olmaması gerekiyor. Şimdi şaşırıyorum siyasetçi olarak sadece menfaatini düşünerek mi bunlar siyaset yapıyor. Yoksa hakikaten seçim zamanında anlatılan temiz toplum, temiz siyaset, hak ve hukuk adına, adalet adına, adil düzen adına yola çıkarılan bir zihniyetin seçim bittikten sonra bunları elinin tersiyle bir tarafa atan, kendi menfaatinin peşinde koşan bir yapıda olduğunu görüyoruz biz. Ne yazık ki, hem ülkemiz, hem ilçemiz bu zihniyetle yönetiliyor...
Ç.T. : AB hakkındaki görüşleriniz? M.D.: Avrupa Birliği meselesini tartışmak için önce Avrupa Birliği anayasasının imzalandığı fotoğrafa bakalım. O fotoğraf aslında AB’nin ne olduğunu açıkça anlatmaya yetiyor. Biliyorsunuz, Sayın Başbakanımız Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümü olan 29 Ekim’de bu törendeydi. Peki bu belgeyi imzalarken, başının üstündeki kocaman heykelin, Avrupa ve Hıristiyan tarihindeki çok önemli yeri olan Haçlı Seferlerini başlatan papaya ait olduğunu biliyor musunuz? İnsanın fikri neyse zikri de odur derler. Bu resim bile AB’nin ne olduğunu anlatmaya yeterli... Bakın çok tehlikeli şeyler oluyor. Yapay azınlıklar yaratmaya çalışıyorlar. Kürtler azınlık, aleviler azınlık diyorlar. Böyle saçma şey olur mu? Biz kurtuluş savaşımızı Türkler, Kürtler, Boşnaklar, Lazlar... Hep birlikte omuz omuza vermişiz. Bu ülkenin kuruluşunda herkesin kanı var. Nasıl azınlık olabilirler? Ülkenin bölünüp parçalanmasının yolunu açmaya çalışıyorlar. Kıbrıs meselesi keza öyle. Ermeni meselesi böyle... Kuzey Irak’ta kurulması planlanan Kürdistan Devleti var. Bu devletin bağımsız olacağına inanmıyorum. Tamamen Amerika’nın güdümünde ve onun kuklası olacak.
Ç.T. : Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. M.D. : Ben teşekkür ederim. Çağdaş Tuzla gazetesine de başarılar diliyorum. |
|
|
MHP Belediye Başkan Adayı Muhammet Demirbaş |
|
|
|
|
Administrator tarafından yazıldı
|
|
Pazar, 18 Mayıs 2008 20:59 |
MHP Belediye Başkan Adayı Muhammet Demirbaş’la siyaseti, Tuzla’yı ve ülke gündemini konuştuk. Demirbaş, son günlerde çok konuşulan ‘hastane’ konusuna da bir açıklık getirdi:
‘Tuzla’da devlet hastanesi için ayrılmış yer var. AKP, bunu hayata geçirmek yerine nedense GİSBİR’in hastanesine onay veriyor. Hastanenin başında da AKP İlçe Başkanı Şadi Yazıcı var!’
Ama şimdi bunun yerine işçiler prefabrik sağlık ocağına yönlendiriliyor doğal olarak. Buranın işletmecisi kim? AKP İlçe Başkanı Şadi Yazıcı. Yani Şadi Yazıcı siyasi kimliğini, yani ilçe başkanı olmasını ticari işler için kullanıyor. Ayrıca inşaatı devam eden hastanenin de işletmesi Şadi Yazıcı’ya ait olacak...
Ç.T. : Kendinizi tanıtır mısın? M.D. : Giresun Göreliyim. 2000 yılından itibaren iki dönem üst üste MHP Tuzla İlçe Başkanlığı yaptım. Bildiğiniz gibi 28 Mart 2004 yılında yapılan Belediye Başkanı seçimlerinde MHP Tuzla’dan aday oldum. MHP’nin 2900 oyu vardı. Biz bu oyu 8000’in üzerine çıkardık. Millete göre bu bir başarı ama bana göre ise başarısızlık. Benim için başarı kazanmaktır. Başarısızlık ise kaybetmektir. Ama siyasetçilere göre çok büyük bir başarı bu. MHP Genel Merkezi bile bunu çok büyük bir başarı olarak görüp, bizleri tebrik etmektedir. Ama biz burada kazanacağımız bir seçimi kaybittik. Bunun sebeplerini parti içinde ve dışında aramak lazım... Benim düşüncem ve görüşlerim böyledir.
Ç.T. : Siyaseti bıraktığınızı duyuyoruz. Son seçimlerden oldukça iyi sonuç almıştınız. Neden? M.D. : Evet sizin de takdir ettiğiniz gibi herkes bu seçimden aldığımız oyun büyük başarı olduğu konusunda hemfikir. Fakat parti içinde böyle düşünmeyen arkadaşlar da oldu. Esasen onlarla anlaşmamız çok zordu. Bir de açıkcası siyaseti menfaatleri üzerine yapanları gördükçe soğudum, hayal kırıklığı yaşadım. Yalan, menfaat siyasete sahip olmamalı. Siyasetin farklı amaçları olmalı. Ama ne yazık ki gördüğüm koltuk sevdası, menafaat herşeyin önünde. Bu genel olarak siyasette böyle. Tüm samimiyetimle söylüyorum, mahallelerde insanlar bana “bırakma” diyorlar. Şu anda kurduğumuz dernekle Tuzlalılara hizmet etmeye çalışıyoruz. Siyaset konusunda ise önümüzdeki günler ne getirir bilemem tabii..
Ç.T. : Bir dernek kurduğunuzu biliyoruz. Amaçlarınızı ve etkinliklerinizi anlatır mısınız? M.D. : Evet, böyle bir derneğimiz var. Tuzla Kültür ve Sosyal Faaliyetler Derneği. Yani yöresel bir dernek değil. Tuzla’da herkesin üye olabileceği bir dernektir. Bu dernek kültür değerlerimizi yaşatmak, Tuzlalılara mümkün olduğunca yardımcı olabilmek amacıyla kuruldu.Güzelde hizmetlerimiz olmaktadır. Örneğin, göz doktoru getirdik, 567 kişiye bedava olarak göz taraması yaptırdık Ramazandan önce. Daha sonra dahiliye doktoru getirterek sağlık taramaları yapıldı. Aynı şekilde diş hekimimizle diş taramaları yapıldı. Yaz döneminde etkinliklerimizi çok daha yoğun olarak sürdüreceğiz.
Ç.T. : Şu anki belediyenin uygulamaları için ne diyorsunuz? M.D. : Burda hak adına, adalet adına, Allah adına, islam adına yola çıkan insanların şu andaki çalışmalarını görüyoruz. Çünkü seçim süresince ne konuşsam mübahtır deyip, seçim bittikten sonra bu insanlrın yüzüne bakmayan siyasetçiler, istediklerini yapıyorlar. Seçim zamanı sokaklarda temiz toplum, temiz siyaset, huzurlu bir Tuzla, güzel bir Tuzla diye sokaklarda gezen insanlaın hiçbiri sokakta yok. Seçimlerden sonra herşey unutuldu toplum yararına hiç birşey yapılmadı. Belediye seçim zamanında 3-4 ay önceden otobüsler koydular sonra kaldırdılar. Kimsenin hiçbir tepkisi yok. Bizi kandırdınız, bize yalan söylediniz diye hiçbir tepkisi yok. Tuzla merkezde ki 40 paftadaki sorunlar çözülecek diye sözü var belediyenin. Ne oldu? Orada neredeyse hergün yangın oluyor. Vatandaşın evi yanıyor ve evi yandığı halde vatandaş orda ceza ödüyor. Ayazma çay bahçesi için güzel bir çay bahçesi vardı. Biz orayı eski haline getirecektik. Ama oraya onların dönüp baktığı yok. Gölün düzenlenmesi çalışmalarını izliyorum. Ne olacağı belli değil. Göstermelik bir iki iş makinesi çalışıyor aylardır. Sonucu ne olacak?
Ç.T. : Tuzla’ya devlet hastanesi projesi üzerine sizin de emek harcadığınızı biliyoruz. Gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce ilçemiz bir devlet hastanesine kavuşacakmı? M.D. : Bakın bu ilginç bir konu. Biliyorsunuz bir yasa çıktı. Bu yasada kaçak inşaat yapmak yasaklandı. Yapan da, yaptıran da beş sene hüküm giyecektir. Peki, buna uyuluyor mu dersiniz? Ve yeşil alan diye bildirilen arazi üzerinde, bir kısımıda hazineye ait olan bir arazi üzerinde bir kısmını GİSBİR, bir kısmını da AKP Parti İlçe Başkanı Sadi YAZICI tarafından işgal edilmiş, bir tarafının inşaat yapılıp bir tarafını da şu an da hazine arazilerinde bir sağlık ocağı var. Tersaneler, çevredeki iş yerleri, elli tane işçi çalıştıran her hangi bir kuruluş doktor bulundurmak zorunluluğundadır. Ama şimdi bunun yerine işçiler prefabrik sağlık ocağına yönlendiriliyor doğal olarak. Buranın işletmecisi kim? AKP İlçe Başkanı Şadi Yazıcı. Yani Şadi Yazıcı siyasi kimliğini, yani ilçe başkanı olmasını ticari işler için kullanıyor. Ayrıca inşaatı devam eden hastanenin de işletmesi Şadi Yazıcı’ya ait olacak... İdris Güllüce, zamanında kaymakamlığın önünde geçen yolu açtırmak istediğinde (benim ilçe başkanlığım dönemimde) zamanın MHP’li Devlet Bakanı olan Ramazan Mirzaoğlu bizi ziyarete gelmişlerdi. Ben idris Bey’le bakanı kendi odamda görüştürdüm. Sonuçta Bakanın talimatıyla o yol açıldığında İdris Bey’e yolun iki yanındaki alanların ne olacağının sordum. “Orası yeşil alan olacak, orayı yeşillendireceğiz” cevabını aldım. Ama şu an baktığım da o yeşil alana hastane yapılıyor. Hastane yapılan yerin bir kısmı da şu anda prefabrik olan sağlık ocağının yeri de hazineye aittir. Ve ruhsatsız yapılan bir yer. Belediye orası için bir ruhsat vermedi. Mehmet Demirci’yle bizzat görüştüm, daha sonra buraya davet ettim, mahalle muhtarlarıyla beraber ruhsatsız olduğunu kendisi de bize söyledi. İçmeler Şifalı suları çalıştıran Köksal Bey’in şikayeti üzerine ve bizim girişimlerimizle oranın inşaatı durduruldu. Biz belediye başkanını bir kez daha ziyaret ettik. Ama daha sonra ne oldu? İnşaat yine sürüyor. Bakanlıktan ruhsat alınacak dendi ama halen ruhsatın alınmadığını duyuyorum. Yani bildiğim kadarıyla burası, ruhsatsız kaçak yapılan bir inşaattır. Şunu kesinlikle söyleyeyim, Tuzla’da planlarda devlet hastanesi olarak ayrılan yer var. Şimdiki kaymakamlık binasının orada. Tapusu var elimizde, tapunun fotokopisi benim elimde. Benim İlçe Başkanlığım ile yaptığımız yazışmalar elimizde duruyor. GİSBİR’in de bize yazdığı yazı var “burası onaylanırsa biz de size yardımcı olacağız” diyorlar. Ama belediye, arsa üzerine moloz, toprak döktürdü ve Evliya Çelebi Sağlık Ocağı’nı bu arsanın üzerine yaptı. Yani, belediye hastane yapımını engellemeye çalıştı. Bunu söylüyorum çünkü tüm bu gelişmelerden çıkan sonuç bu... Seçim zamanı Tuzla Sahilde Belediye Başkanının bir pankartını gördüm “Devlet Hastanesini biz yaptıracağız” diyorlardı. Şimdi ne oldu? Arsası hazır olan Devlet Hastanesi kaldı. Onun yerine AKP İlçe Başkanının işletmecisi olduğu bir özel hastane yapılıyor... Şimdi düşünün, Tersanecilerin yaptırdıkları prefabrik sağlık ocağını da Şadi Yazıcı çalıştırmaktadır. Böyle bir şey olmaması gerekiyor. Şimdi şaşırıyorum siyasetçi olarak sadece menfaatini düşünerek mi bunlar siyaset yapıyor. Yoksa hakikaten seçim zamanında anlatılan temiz toplum, temiz siyaset, hak ve hukuk adına, adalet adına, adil düzen adına yola çıkarılan bir zihniyetin seçim bittikten sonra bunları elinin tersiyle bir tarafa atan, kendi menfaatinin peşinde koşan bir yapıda olduğunu görüyoruz biz. Ne yazık ki, hem ülkemiz, hem ilçemiz bu zihniyetle yönetiliyor...
Ç.T. : AB hakkındaki görüşleriniz? M.D.: Avrupa Birliği meselesini tartışmak için önce Avrupa Birliği anayasasının imzalandığı fotoğrafa bakalım. O fotoğraf aslında AB’nin ne olduğunu açıkça anlatmaya yetiyor. Biliyorsunuz, Sayın Başbakanımız Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümü olan 29 Ekim’de bu törendeydi. Peki bu belgeyi imzalarken, başının üstündeki kocaman heykelin, Avrupa ve Hıristiyan tarihindeki çok önemli yeri olan Haçlı Seferlerini başlatan papaya ait olduğunu biliyor musunuz? İnsanın fikri neyse zikri de odur derler. Bu resim bile AB’nin ne olduğunu anlatmaya yeterli... Bakın çok tehlikeli şeyler oluyor. Yapay azınlıklar yaratmaya çalışıyorlar. Kürtler azınlık, aleviler azınlık diyorlar. Böyle saçma şey olur mu? Biz kurtuluş savaşımızı Türkler, Kürtler, Boşnaklar, Lazlar... Hep birlikte omuz omuza vermişiz. Bu ülkenin kuruluşunda herkesin kanı var. Nasıl azınlık olabilirler? Ülkenin bölünüp parçalanmasının yolunu açmaya çalışıyorlar. Kıbrıs meselesi keza öyle. Ermeni meselesi böyle... Kuzey Irak’ta kurulması planlanan Kürdistan Devleti var. Bu devletin bağımsız olacağına inanmıyorum. Tamamen Amerika’nın güdümünde ve onun kuklası olacak.
Ç.T. : Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. M.D. : Ben teşekkür ederim. Çağdaş Tuzla gazetesine de başarılar diliyorum. |
|
“CUMHURİYET HALK PARTİSİ BİR HALK HAREKETİDİR.” |
|
|
|
|
Administrator tarafından yazıldı
|
|
Pazar, 18 Mayıs 2008 20:58 |
Cumhuriyet Halk Partisi 81 yaşında. Ülkeyi Mustafa Kemal’in önderliğinde işgalden kurtaran, Cumhuriyeti kuran, aydınlanma dönemini başlatan Türk ulusunun partisi... 81. kuruluş yıldönümünde ülkemizin en köklü partisini; CHP’nin en köklü, en önemli isimlerinden, temel taşlarından bir ulu çınarla, CHP Grup Başkanvekili, İstanbul Milletvekili Sayın Ali Topuz’la konuştuk. Bu konuşmada CHP’nin ve ülkenin dününe, bugününe ve yarına ilişkin çok şey bulacaksınız. Kuşku yok ki, Sayın Ali Topuz’un söylediği her söz, ilkelerinden sapmadan, cesaretle, inançla, azimle, mücadeleyle geçen 54 yıllık aktif siyaset yaşamından damıtılmış değerler... Derler ki, “insanoğlunu ihtiyarlatan geride bıraktığı yılların çokluğu değil, ideal yokluğudur. Yıllar cildi buruşturur ama idealsizlik ruhu öldürür.” Böyle baktığımızda Sayın Ali Topuz’un ak düşmüş saçlarına rağmen neden hiç yaşlanmadığını, gencecik delikanlılarda göremediğimiz coşkusunu, dinamizmini, ülkesine ve CHP’ye olan inançla donanmış mücadele azminin “sırrını” anlayabiliyoruz... Konuşma kasetini çözümlerken, çoğu kez kendimizi dinlemeye kaptırıp, yazmayı unuttuğumuzu itiraf etmeliyiz! ....................................................
*CHP, Cumhuriyetin ilanından önce kurulmuş, Türkiye’nin en köklü partisi. Partinin kuruluş öyküsünü anlatır mısınız? Cumhuriyet Halk Partisi sıradan bir parti değildir. CHP, kuruluşu, ilkeleri ve amaçları itibariyle dünyada benzeri olmayan nitelikte bir partidir. Bizim partimiz bir direniş hareketinden oluşmuş, bu hareketin belli bir aşamasında partiye dönüşmüşür. Bu hareket düşmanı kovmuş, yeni bir devlet kurmuş ve aydınlanma dönemini başlatmış, Cumhuriyetin kurumlarını oluşturmuş, yepyeni bir siyasi felsefe ortaya koyarak bir büyük misyon tarif etmiştir. Partimizin gerisinde savaş, gözyaşı, şehit kanı ama aynı zamanda da yeni bir umut ve yaşama sevinci var. Müdafaa-i Hukuk hareketi bağımsızlığa, özgürlüğe ve çağdaşlığa yönelik bir başkaldırıdır. Cumhuriyet Halk Partisi bir halk hareketidir. Şimdi şöyle düşünelim, Osmanlı Devleti işgal ediliyor. 1918 Mondros Mütarekesiyle Padişah teslim olmuş. Halk yorgun ve bezgin. Ama bu durumu içine sindiremeyen, bu duruma karşı duran,kabul edemeyen kadrolar Mustafa Kemal’in önderliğinde bir karşı duruş, bir direniş başlatıyor. Direniş Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleriyle örgütleniyor. Bu cemiyetler ülkenin her tarafında çoğalıyor. Savaş zaferle noktalanıp, düşman yurttan atılınca 1923 yılının 9 Eylül’ünde şimdiki Cumhuriyet Halk Partisi, o dönem Halk Fırkası adıyla Mustafa Kemal’in başkanlığında kuruluyor. 50 ün sonra da Cumhuriyet ilan ediliyor.
Atatürk, Cumhurbaşkanı olunca İsmet İnönü Paşa’dan partiye vekaleten başkanlık yapmasını istiyor. Şimdi burası çok ilginç. İsmet Paşa, görevi alır almaz ülkedeki tüm Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine bir genelge gönderiyor. Genelge “Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisliğine” diye başlıyor ve şöyle devam ediyor: “Bu genelgeyi aldığınız günden itibaren cemiyetiniz Halk Fırkası’nın şubesi haline dönüşmüştür. Cemiyetin başkanı fırkanın oradaki başkanı, cemiyetin üyeleri Halk Fırkası’nın oradaki üyeleridir.” Düşünebiliyor musunuz, bir anda partinin tüm ülkedeki örgütleri, ülkesinin onurunu korumak, vatnını kurtarmak, düşmanı yurttan atmak için mücadele veren o kahramanların ellerine teslim ediliyor. Dünyanın hiçbir yerinde böyle örgütlenmiş başka parti yok. * Bu günden işgal dönemine baktığımızda, o günkü koşulları karşılaştırırsak, benzerlikler ve farklılıklar nelerdir? Bakalım ülke o zaman ne durumdaydı? Tek karar merci olan padişahın yönettiği Osmanlı Devleti parçalanma ve yok olma sürecinde. Ülke işgal edilmiş, gırtlağa kadar borç, ekonomiyi yabancılar ellerinde tutuyor, Duyun-u Mumiye ne derse o oluyor. Bu gün çok mesafe aldık. Buna kuşku yok. Ama bu gün de demokratik gücü elinde bulunduranlar bu güçlerini anti-demokratik olarak kullanabiliyorlar. Örneğin AKP hükümeti mecliste çoğunluğum var diye istediğini yapabileceğini düşünüyor ki, bu demokrasiye uygun bir düşünce tarzı değil. Epeyce mesafe almamıza karşın tam bir demokratik mekanizmayı tutturduğumuz söylenemez. Hilafet kalktı. Ama hilafetin örgütlediği veya hilafete güvenerek ortaya çıkan ne kadar softa, molla varsa bunlar kılık değiştirmiş bir şekilde toplumda var. Onların gücü hala var, belki de artarak var. 81 yıl önceki tehlike yine karşımızda duruyor. Ekonomik anlamda da durum farklı değil. 81 yıl öncekine göre milli gelirimiz çok arttı. Bu gün fert başına düşen milli gelirimiz 2500 dolar civarında seyrediyor ama Avrupa ülkelerinde bu rakam 25000 dolar civarında seyrediyor. Dün Düyun-u Umumiye ne derse o oluyordu, bugün hükümet IMF’in söylediğinden bir adım dışarıya çıkamıyor. Bu konuda da hakettiğimiz yerde olduğumuzu söyleyemeyiz. Asrın başında ülkemiz Avrupa devletleri tarafından parçalanmak isteniyordu. Ama ülkenin aydınlarının tek güvendikleri güç Amerikan mandasıydı. Kurtuluş Savaşı sırasında mücadele eden, kahraman Türk kadını Halide Edip’in bile bunu savunduğunu biliyoruz. Bakıyoruz, aradan 81 yıl geçmiş. Yine birileri Türkiye’yi manda yamak istiyor ya da ülkeyi parçalamak istiyor. Duyun-u Umumiye yerine IMF, emperyalizmin adı Küreselleşme olmuş. Ambalaj şimdi daha şık! Ben kimin için küreselleşeceğim? Ezilerek küreselleşeceğim öyle mi?
Yani 81 yıl sonra geldiğimiz noktada 81 yıl önceki tehlikelere çok benzer tehlikelerle karşı karşıyayız. Yani 81 yıl öncesiyle bugün arasında ciddi paralellikler vardı ve 81 yıl sonra tarihin bir başka biçimde tekerrür ettiğini söylemek biraz sert bir değerlendirme olarak algılansa bile, yanlış değildir. Maalesef gerçek bu. Demek ki biz bugün de bir takım ödevlerle, görevlerle karşı karşıyayız. 81 yıl önce çok ciddi sorunları yendik ama bu gün yine bir girdabın içindeyiz. Bu gün hepimiz silkinmek zorundayız. İktidardaki parti parlamentoda büyük bir çoğunluğa sahip. İstediğini yapabilecek durumda. AKP ikili bir siyaset izliyor. Dışarıya karşı çağdaş, içeriye karşı bağnaz. Bir yandan Avrupa Birliği diyor, bir yandan da kendi tabanını diri tutmak için her gün bir konu buluyor. Başörtüsü diyor, imam-hatipler diyor, zina diyor. Biliyorsunuz Erbakan “bu iş olacak. Kanlı mı olacak, kansız mı olacak?” demişti. Bunlar da sindire sindire yapalım diyor. Ben iddia ediyorum ki, 25 yıldan beri Türkiye, adım adım kazanılmış noktaların ötesine taşınarak devlet işgal edilmiştir. AKP iktidarı seçimle iş başına gelmiş bir karşı devrim iktidarıdır. Atatürk devrimlerinin aydınlanma hareketinin tam tersi bir harekettir. Bunun en bariz örneği Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer. Bu müsteşar kimdir? Hangi eğitimlerden geçmiştir? Cumhuriyet ve laiklik gibi konularda dün ne düşünüyordu? Bunları herkes biliyor. Bugün de aynı düşüncede olduğunu kendisi söylüyor zaten. Kendisinin tarif ettiği gibi, bu anlayış laikliği ve cumhuriyeti etkisizleştirdiği zaman, kendi egemenliklerini kurduğu zaman her istediklerini zaten yapacaklardır. Türkiye adım adım bu noktaya götürülmektedir. O zaman bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nin cesur bir görevi vardır. Kuruluş felsefemizin, misyonumuzun farkında olmak ve buna uygun davranmak. Bu sorunlarla mücadele etmek tıpkı 81 yıl önce olduğu gibi bu gün de asli görevimizdir. * CHP’nin muhalefetin en dinamik, en canlı yeri olan parlemontoda sözünü ettiğiniz görevi yerine getirebilmek adına çok başarılı işlere imza attığını biliyoruz. 1 Mart teskeresi bunarın en önemlilerinden biri. Keza Van olayı, Pamukova tren kazası, Kamu Yönetimleri Temel Yasa Tasarısı....bunlardan sadece bir kaçı. Peki başarıyla verilen bu mücadele sizce halka yeterince yansıyor mu?
Yansıdığını söylemek güç. Basının durumu ortada. Çok değerli gazetecilerimiz de var kuşkusuz onları tenzih ediyorum. Ama Irak teskeresi sırasına basının tavrını hatırlayın. Bazıları hariç hemen hepsi teskerenin çıkmasını istiyordu. Neden? Büyük çoğunluk o zenginliklerle içiçe çünkü. Tıpkı imparatorluğun son dönemlerindeki mütareke basını gibi. Hükümetin tavrını hatırlayın, savaş olgusu göz önüne alınmadan pazarlıklar yapılıyordu. Ya o teskere çıksaydı? Amerika Irak’ı işgal etmiş. 100.000 kişilik ordusu, tankları, teçhizatları süresi belli olmadan bizim topraklarımızda, Mehmetçik Irak bataklığında... Düşünebiliyor musunuz? O dönem o kadar büyük bir mücadele verdi partimiz. İnanın bu teskere olayı belki de 2. Dünya Savaşı’na girmemekten daha zordu. Ama Cumhuriyet Halk Partisi bunu başardı.
Kamu Yönetimleri Temel Yasa Tasarısı tartışmalarını hatırlayın. Ortalığı ayağa kaldırdık. Meclis grubumuzda 17 tane sivil toplum örgütü temsilcileriyle 15-20 gün süren toplantılar yaptık. 7 tane bölge toplantısına destek verdik. Ankara’daki 100.000 kişilik mitingte 41 milletvekilimizle –ki, üçü grup başkanvekilidir- en ön safta yürüdük. Bunlar birkaç örnek. Peki biz bunları anlatabiliyor muyuz? Yeterince anlatabildiğimizi düşünmüyorum. O zaman iş ağırlıklı olarak bize, örgütlerimize düşüyor. İlçe örgütlerimizin vatandaşla daha çok içiçe olup, birebir görüşerek bunları anlatması lazım. Evde, kahvede bunları anlatması lazım. Yoksa verilen mücadele orada kalır, unutulur. “Kimse kusura bakmasın, böyle parti içi muhalefet olmaz.” *Son günlerde çok konuşulan bir başka konu CHP içindeki muhalefet. Siz ‘muhalefeti’ nasıl değerlendiriyorsunuz? Muhalefet bir partiyi diri tutar. Muhalefetin sesi yükselmelidir ama nasıl muhalefet? Partiyi küçültmeyen, kişilerle uğraşmayan, partinin önünü açmaya çalışan, zarar vermeyen, büyümesine katkı veren, partiyi canlı tutan, partiye fikir taşıyan bir muhalefete hasrettir bu parti. Ama “ne olursa olsun muhalefet yapalım. Kurultay zamanına kadar nasılsa bir genel başkan adayı buluruz.”anlayışıyla muhalefet yapılmaz. Kimse kusura bakmasın, muhalefet adam gibi olmalı. Muhalefet iktidardan daha sorumlu davranmalı. Çünkü muhalefet var olan görüşe aykırı görüş demek. Toplum önünde partinin olumsuz değerlendirilmesine yol açmamalı. Şimdi siz gazetelerde, televizyonlarda partinin aleyhinde konuşacaksınız, önünüze gelene hakaret edeceksiniz, partinin genel merkezinin önüne bir avuç adamı toplayıp, “o istifa, bu istifa” diye bağırtacaksınız ve bunun adı muhalefet olacak öyle mi? Böyle olmaz. CHP’deki muhalefeti bu düzeye indirmeye kimsenin hakkı yok.
Şimdi bakın, çok ciddi muhalefet olmuştur bu partide geçmiş dönemlerde. 60’larda, 70’lerde bu parti kabuk değiştirdi, çok önemli isimler geride kaldı. O mücadele içinde biz de önce muhalefet olduk, sonra iktidar olduk. Bize de muhalefet oldu. Ama, kimsenin hukuku çiğnenmedi, parti yıpratılmadı. Kongreleri biz kazandığımız, o arkadaşlarımız bize gelirler, tebrik ederler, “göreve hazırız” derlerdi. Anlayış oydu. Kazananı tebrik etmek, “emrinizdeyiz” demek. Parti böyle büyür. CHP o dönemlerde %27’lerden %45’lere böyle geldi. Tüm bunlardan örnek alacağız. Birbirimizi sevip sayarak yapacağız işimizi. Bir düşünceye hep birlikte inanıyoruz diye bir partinin içindeyiz. Bizim farklılıklarımız ideolojik olarak nüans farklılıklarıdır ancak. Dolayısıyla birbirimizi yıpratmakla bir yere varamayız. Bir partinin başarası için, parti içi demokrasi mutlak olarak işlemelidir. Parti yönetimi adaletli olmalı varsa parti içi muhalefet de sorumlu davranmalıdır.
“Demokratik ülkelerde ordunun görevi sınırlıdır.”
Ülkemizin birtakım aydınları, laik-demokratik Cumhuriyete inanmış, bu sistemi özümsemiş insanları uzun yıllardır belli bir vurdumdaymazlık içindedirler. Nedir bu vurdumduymazlık? Bugün 81. yılındaki Cumhuriyet felsefesinin, 81 yıllık kazanımlarımızın zaman içinde adım adım eriyebileceğini, bu sisteme karşı güçlerin zaman içinde ortaya çıkıp Cumhuriyete karşı tavır alabileceklerini, bunu başarabilmek için uluslar arası dayanışma içinde büyük mesafeler kazanabileceklerini görmezden geldiler. Hep söylenen bir şey vardı: “Bir şey olmaz canım! Laik-demokratik cumhuriyete karşı çıkanların yüzdesi taş çatlasın 3’tür, 5’tir.” Bu bakış açısıyla bir uykuya yatıldı. “Nasılsa bu olumsuzlukları Türk Silahlı Kuvvetleri önler” diye düşünüldü. Atatürk böyle düşünseydi partiyi kurmazdı. Kendisi en büyük askerdi ama arkadaşlarına “ya askerliği tercih edeceksiniz, ya orduyu...” dedi. Ordumuz kuşku yok ki, dünyanın sayılı ordularındandır. Ordumuzun vatan sevgisi, laik-demokratik cumhuriyete bağlılığı tartışılmaz ama demokratik ülkelerde ordunun görevi sınırlıdır. Siz kendi yapacağınız işi ordudan beklerseniz, demokrasiyi özümsemiş olamassınız.
ALİ TOPUZ’DAN ANILAR
“İmar komisyonu bir belediyenin namusudur. Bu namusu sana teslim ediyorum.” 1968 seçimlerinden sonra belediye meclis üyesi seçilince, belediye meclisinde tek mimar olduğum için İl Başkanım ( Necdet Uğur’du o zamanlar) imar komisyonu başkanlığı görevini bana verdi. O sırada Galatasaray’da mimarlık bürom var. İşlerim de iyi. İlk iş olarak büroyu tasviye ettim. Belediye meclis üyesiyim, imar komisyonu başkanıyım. İşler bana gelecek. Haklı olarak aldığım işler bile tartışma konusu olacak. Hemen kapattım büroyu. Göreve başlamadan önce beni çağırdı Necdet Bey. “Ali Bey” dedi, “imar komisyonu başkanlığı bir belediyenin namusudur. Bu namusu sana teslim ediyorum.”
“Selam satılır.” Belediyeye girip çıkarken kimseyle selamlaşmayacaksın, başın önünde gireceksin, başın önünde çıkacaksın.” “Olur mu Necdet Bey öyle şey” dedim, “olur, olur. Verdiğin selamı satarlar yoksa. Seninle selamlaşırlar, sonra adamın birine derler ki, benim aram iyi imar komisyonu başkanıyla. Senin işini hallederiz hiç merak etme! Para alırlar, yarısını sana verdiklerini söylerler. Sen beni dinle. Başın önünde gir belediyeye, başın önünde çık. Selam satılır.! ALİ TOPUZ’DAN GENÇ SİYASETÇİLERE ÖĞÜTLER... • Partide etkin olabileceğiniz bir noktaya gelmek isteyebilirsiniz. Bu iyi bir duygudur. Zaten bu duyguyu yaşarsanız motivasyonunuz da yüksek olur. Ama benim tavsiyem çalışın, ter akıtın, efor sarfedin. Emek sarfetmeden bir yere talip olmayın. Terleyeceksiniz. Bunun başka yolu yok. O zaman karşılığını alacaksınız. Bu partide kimsenin hakkı kalmaz. • Verdiğiniz emek kadar sindire sindire yükselin. Unutmayın asansörle çıkanlar, asansörle inerler. 54 yıllık siyaset yaşamımda böylelerini çok gördüm. • Kendi kendinize kaldığınızda düşünün: “Acaba talep ettiğim bu yerin gereklerini yerine getirebilir miyim?” Üç kere yutkunup düşünürseniz ve vicdanlı bir insansanız hele, varsa eksiklerinizi görür ve tamamlarsınız. O zaman zaten çevreniz sizi bir yere getir. • Haketmediğinizi düşündüğünüz görevlere talip olmayın. Yapamassınız, mahçup olursunuz. • Talep ettiğiniz gvrevi zamanından önce açıklamayın. Bunun ne size, ne partiye bir yaarı yoktur. Aksine zararı olur. • Hizmetin yerinden çok, hizmetin kendisinin önemli olduğuna inanın. Unutmayın ki, görevini eksiksiz yapan bi halle çöpçüsü, görevini yanlış yapan cumhurbaşkanından daha değerlidir. • Benim siyaset felsefesi olarak inandığım bir şey var: Eğer benim gibi düşünen biri varsa, varsın benim düşüncemi ortaya koyma şerefi ona ait olsun. Çünkü o zaman benim düşüncemi bir kişi daha paylaşıyor demektir. Tamamını kendimizin yaptığı bir işin bile bir kısmını başkaları yapmış gibi sunabiliyorsak, işin onurunu, şerefini paylaşmayı biliyorsak; böylece insanları kazanabiliyorsak, işte parti içinde o zaman sevgi, saygı ve güven oluşur. Parti o zaman dışa döner. • Siyaseti kendi geçiminizi sağlayacak bir iş olarak görmeden, halkın geçimini sağlayacak bir işe nasıl katkıda bulunurum anlayışıyla yapın. Ancak bu şekilde önemli noktalara gelirsiniz. Kendinize dönük, kendi lehinize yapacağınız her şey bir gün büyük bir fatura olarak karşınıza çıkar ve başarısızlığınızın nedeni olur. |
|
|
|
|
|
Telif Hakkı © 2010 Open Source Matters. Tüm Hakları Saklıdır.
Joomla! GNU/GPL lisansı altında ücretsiz bir yazılımdır.
|
|
|