|
Her savaş kendi “mübadillerini” yaratır. Ülkeler el değiştirdikçe herkes “kendi topraklarına” biraz daha yakın olmak ister. Yollara düşülür. Geride bırakılan bazen kırk yıllık komşular, bazen yıllar boyunca edinilmiş mülkler, bazen korkular genellikle de hepsidir. Yollara düşülür. Kendi evleri “düşmanın” elinde kalmıştır artık. Anavatana ulaşmak en büyük umuttur; ya da anavatandan kopmak en büyük hüzün...Vatan neresi? Bazen birbirine karışır herşey...
Mübadil çocukları benzer öykülerle büyümüştür. “Oralarda” bırkalan çiftlikler, çuvalların içine saklanan bebekler, araba tekerleklerinin içine sıkıtırılan bir avuç altın, yollarda kaybedilen aileler... Sonra gelinen yerde yeniden, en baştan kurulmaya çalışılan hayatlar...
Böyle başlamıştık ilk sayımızda mübadeleyi anlatmaya. şimdi sıra mübadillerde. O acıyı, o zorluğu, o korkuyu yaşayan insanlarda. Köklerini, hayatlarını bırakıp geldikleri anavatanda başlarda pek de “hoş” karşılanmayan, yeniden, yeniden başlamak zorunda kalan “göçmenlerin” öykülerinde...
“Ayrılırken turuncu pabuçlarını aralık bıraktığımız ev
yıllarca o açık pencereden girip çıkacak çocukluk arkadaşın güvercinler anıların karanlık odalarına. Arkanızdan bir kova suyla sizi uğurlayan komşunuz her akşam tencereyi hızla maltıza vuracak arka bahçede, bir daha hiç karşılaşmayacağınızı unutmak için, sırtını denize çevirmiş gözleri dağlarda...”
CEVAT ÇAPAN “Göç” “Hasret ne yana düşer, sıla ne yana...”
Hâzım Nalbant Tuzla’da yaşayan bir Selânik Mübadili. Anne, baba, beş kardeş, hala ve babaannesiyle 16 yaşında gelmiş Tuzla’ya. Hâzım Nalbant şöyle konuştu:
“Yunanistan’la mübadele anlaşması imzalanınca Sarıdoğan’dan Selanik’e gittik. Dört beş ay bir odada on kişi kalarak Ümit Gemisi’ni bekledik. Nereye gideceğimiz belli değildi. İki günlük yolculuktan sonra 1924’ün sonbaharında Tuzla’ya geldik. Tuzla’da bizi önce karantinaya aldılar. Orada elbiselerimize varıncaya kadar herşeyimizi yıkadılar. Sarıdoğan’dan bizden başka 2 hane daha gelmişti.
Bu arada “Çevreyi gezin, beğenirseniz kalırsınız, beğenmezseniz kim nereye gitmek isterse gitsin” dediler. Biz Tuzla’da kalmaya karar verdik. Evlere yerleşene kadar şimdiki Piyade Okulu’nun olduğu yerde barakalarda iki ay kadar kaldık. Sonra bizi Tuzla’yı terk eden Rumlar’ın evlerine yerleştirdiler. Ayrıca nüfus başına köyün iyi yerlerinde üçer dönüm, kötü yerlerinden de beş altı dönüm, toplam 40 dönüm yer verdiler. Hemşehrimiz Atatürk bize sahip çıktı, kazan kaynattı, sabun verdi, herkese ayrıca bir öküz verdi. Tuzlalılar bizi kabul etmedi önce. Muhacir olarak bizi gördüler. Doğrusunu söylemek gerekirse burada biraz hor görüldük. Birbirimize alışmamız biraz zor oldu. İlk yıllarda çok ekonomik sıkıntı çektik. Önce Rumların giderken tarlada bıraktıklarını satarak geçinmeye çalıştık. Onları sattık, yenilerini ektik. Ben önce aşçı Mehmet Efendi’nin yanında çırak olarak çalıştım, sonra dışarlarda.Daha sonra, Tuzlaya dönerek bakkal ve manifatura dükkanı çalıştırdım.Köyümüz çok güzeldi. Köyümüzün iki tarafından iki dere akıyordu. İki taş değirmenimiz vardı, çavdar, mısır ekerdik, meyve boldu. Evimizin bahçesinde iki kuyu vardı. Köyümüzün ortasında bir cami vardı. Babam, Çavuş’un oğlu Mustafa, tütün ticareti de yapıyordu. Dedem, köyleri at üzerinde gezerek aşar toplardı.” * Hazım Nalbant 9 Ağustos 2001’de Tuzla’da vefat etti. Köye ve suyuna özlem
Topraklarından koparılan insanların hüznünü yaşayanlardan Mustafa Durmaz 1909 yılında Selanik’in Kılkış Kazası Sevindik Köyü’nde doğmuş. Durmaz, söze “150 hanelik köyümüzde o günlerde yaşayanların adları hep aklımda. İsterseniz sayabilirim” diye başladı. Köyünü ve şerbet gibi suyunun özlemini çeken Durmaz şunları söyledi:
“Ana, baba ve altı kardeş, sekiz nüfustuk. Tek katlı evimiz, iki üç dönüm arazi içindeydi. Çok büyük arazilerimiz vardı. Arpa, çavdar, darı ve buğday ekip biçiyorduk. Köyün zenginlerinden sayılırdık. Çiftlikte ailece çalışıyorduk. Köyde okula gittim. Köyümüz Türk köyüydü, hiç Rum yoktu. Arkadalarımın adları hâlâ aklımda.Topal Mümin, Hasan, İsmail, Elmas Pehlivan, Deli Akif, Yakup, Mehmet, İdris. Hangisini sayayım? Arkadaşlarımın adını hiç unutmadım. Mübadele başlayınca Sevindik’e Trabzon ve Hayrabolu’dan Rumlar geldi. Biz evimizi, arazimizi ortak kullandık, hiç problem çıkmadı. Türkçe konuşuyor, bizim gibi giyiniyorlardı. “Ümit’le yolculuk” Bir gün “haydi gidiyorsunuz” dediler. Önce Selanik’e gittik at arabaları, manda arabalarıyla. 18 gün bizi Türkiye’ye götürecek geminin gelmesini otelde bekledik. Pasaportlarımız Hayrabolu için hazırlanmıştı.
Yolculuk çok zordu. İki gün sürdü. Gemi önce Tuzla’ya yanaştı. 1924 yılının Kasım ayında geldik. Karaya ayak basınca önce eşyalarımızı Tuzla’ya kiliseye bıraktık. Tuzla İstasyonu’nda bir hafta, ongün kadar kaldık. Ondan sonra verilen evleri aldık, bulduk ve yerleştik.
Bize ilk verdikleri ev viraneydi, üzerime çöktü. Sonra başka ev bulduk. Selanik’teki malımızın karşılığını burada alamadık. Altı nüfusa on dönüm arazi, bir de öküz verdiler. Buradaki ilk yıllarımız çok zor geçti. Tuzla’nın yerlileri başta bizi biraz hor gördü. Sonra yerleştik iyice. Alıştık. Burayı memleket belledik. Ama hereye rağmen vatan Selanik. Köyümü ve şerbet gibi suyunu özlüyorum.” “Sevindik aklımdan çıkmıyor” 90 yaşındaki Hasan Güloğlu, Mustafa Durmaz’ın Sevindik’ten arkadaşı. Güloğlu’da öyküsünü kısaca şöyle anlattı:
“Üçü erkek beş kardeştik. Sevindik’te rençperlik yapıyorduk. Evimiz taştan yapılmıştı. Biz de Ümit Gemisi’yle geldik. Köyden Selanik’e beygir arabalarıyla gittik. Ablam köyde evlendiği için bizimle buraya gelmedi. Başka bir gemiyle Menemen’e gitti. Tuzla’ya 1924 sonbaharında geldik.Bize İstasyon Caddesi’nde şimdi hâlâ oturduğum evi verdiler. o zaman burada yerli nüfus çok azdı. Bizde ilk yıllarda rençperlik yaptık. Ben sonra marangozluk öğrendim. Selanik Limanı’ndaki Beyaz Kule hep aklımda. Selanik güzel yerdi. Köyümüz sevindik aklımdan hiç çıkmıyor.”
Mübadil çocukları benzer öykülerle büyümüştür. “Oralarda” bırakılan çiftlikler, çuvalların içine saklanan bebekler, araba tekerleklerinin içine sıkıştırılan bir avuç altın, yollarda kaybedilen yakınlar, parçalanan aileler... Sonra gelinen yerde yeniden, en baştan kurulmaya çalışılan hayatlar.
0 Mübadil çocukları benzer öykülerle büyümüştür. “Oralarda” bırakılan çiftlikler, çuvalların içine saklanan bebekler, araba tekerleklerinin içine sıkıştırılan bir avuç altın, yollarda kaybedilen yakınlar, parçalanan aileler... Sonra gelinen yerde yeniden, en baştan kurulmaya çalışılan hayatlar. Böyle başlamıştık mübadeleyi ve mübadilleri anlatmaya. Köklerini, hayatlarını bırakıp geldikleri anavatanda başlarda pek de “hoş” karşılanmayan, yeniden, yeniden başlamak zorunda kalan “göçmenlerin” öykülerine devam ediyoruz. Ah, bir giden olsa...
Mübadele vurgununu altı yaşında bir çocukken yiyen Selanik’in Sevindik Köyü’nden Huri Sevim’in anlattıkları da şunlar:
“Çanakkale Savaşı’nda şehit düşen babam Mustafa, Mustafa Kemal’in mektep arkadaşıymış. Mübadele başladığında aileden altı kişi at ve öküz arabalarıyla yola çıktık. Yanımıza sekiz on kapkacak, bir sandık da giyim eşyası alabildik. Önce Selanik’te bir hana yerleştik. Sevindik, Kılkış, Sarıdoğan ve Sarıgöl’den gelenler hep o handa toplandı. Meğer arkadaşım Nevzat’ın babası ölmüş, o yüzden kalkmazmış gemi. Nihayet yola çıktık. Çanakkale’yi zar zor geçtiğimizi hatırlıyorum. Tuzla’ya inince yola çıkarken alabildiğimiz eşyaları kiliseye bıraktık. Karantina’dan geçtikten sonra o zamanlar Topçu Okulu olan şimdiki Piyade Okulu’nun yerinde çadırlara yerleştirdiler bizi, Mustafa Kemal emretti, orada ekmek verdiler, sabun verdiler. Tuzla’da ilk yıllarımız çok zor geçti. Zamanla alıştık. Benimle giden olsa Selanik’e gideceğim. Köyümü özlüyorum, köyüme bir kere gidebilsem, Selanik’e bir kere gidebilsem öldüğüme yanmam.” Ağlatan buluşma
1924 yılında doğup büyüdüğü topraklara veda ederek sıkıntılı bir gemi yolculuğundana sonra Tuzla’ya, ayak basan Ali Eren, o günleri anlatırken zaman zaman duygulandı. “Üç kişilik bir aileydik Sevindik’in zengin sayılabilecek ailelerindenmişiz." Ve bir gün doğup büyüdüğümüz topraklara veda ederek yeni vatana gitmek üzere Sevinik'ten ayrıldık. Tuzla'da hükümet bize iki katlı bir Rum evi verdi. Oraya yerleştik. 25 yıl kadar önceydi. Bir gün Yunanistan’dan turist kafilesi geldi Tuzla’ya. Bizim evi de görmek istediler. Misafirleri buyur ettik. Meğer konuklardan biri bizim evde doğmuş. Türkçe konuşuyoruz. Evi gezmek istediler. Bir odanın önüne geldiğimizde ‘Bu odaya girebilirmiyim dedi. Meğer o odada papaz olan babasının odasıymış ve o odaya hiç kimse giremezmiş. Kadın odaya girdiği zaman o kadar duygulandı ki, ağlamaya başladı. Evinizde güle güle oturun’ dedi.” Peki, vatan neresi Ali Eren için? “Vatan bizim için burası. Ben Sevindik’i özlemiyorum. Bazı arkadaşlar gidelim diyor; ama, benim için orası ha Yunanistan, ha Fransa. Oraya bir özlem duymuyorum. iki altına bir çürük elma
1917 yılında Sevindik’te doğan Demirali Başlıoğlu’nun mübadeleye tanıklığı da şöyle: “Köy hayatı nasılsa, Sevindik’te öyle geçti çocukluğum. Ailemiz anne, baba, altı kardeş, teyze ve hala on kişiydi. Buraya onumuzda geldik. Biz de çiftlik ve hayvancılıkla geçiniyorduk. Rumlar Sevindik’e gelince mübadele olacağını anladık. Tuzla’ya geldiğimizde bizi filikalarla karantinaya çıkardılar. Orada bir ay kaldık. Bizi Türkiye’ye Atatürk getirdi. Atatürk bize çok yardım etti. Her haneye bir öküz verdi, saban verdi, tohum verdi, ev ve nüfus başına üçer dönüm arazi verdi. Tuzla’ya gelince rençperlik yaptı babam. Sevindik’ten yola çıkarken annem ve babam biraz para da getirmiş. Ama paranın hükmü yoktu. Burada bir çürük elmayı iki altına aldım. Önceleri çok zorluk çektik. Ama zamanla alıştık. 12-13 yaşlarındayken Atatürk’ü İçmeler’de gördüm. Bizi, ‘Askerlerim, yavrularım’ diye sevdi. Aşağı yukarı 60-70 çocuk vardı. Bize 25’er kuruş verdi. Macuncu Mahmut Ağa o sırada oradaydı. Biz çocukları gürültü etmememiz için uyardı. Atatürk’ü orada bir kaç defa gördüm.” Peki Demirali Başlıoğlu için vatan neresi? İşte sorunun yanıtı: “ Benim için vatan burası. Ama rahmetli babam ölünceye kadar hep Sevindik’i andı”.
Yola Çıkış
Mübadele haberini alınca sevinmiş Sevindikliler. Tabi Ramazan Eser’in ailesi de. Selanik’e doğru beygir arabalarıyla yola çıkılmış. Eser şöyle konuştu:
“Selanik İzmir’e benziyordu. Tuzla’ya inince Karantina’dan geçtik. şimdiki Piyade Okulu’nun lojmanlarının olduğu yerde misafirhaneler vardı, orada kaldık. Kız kardeşim Bahriye o misafirhanede öldü. Burada çok insan öldü. Günde dört cenazenin kalktığını hatırlıyorum. “Ailemize üç odalı iki katlı bir ev verdiler. Evleri, arazileri bir heyet dağıttı. Heyetin başında Kantarcı lâkaplı biri vardı. Arazi olarak nüfus başına üçer dönüm verdiler. Verilenler Sevindik’teki mal varlığımızı karşılamadı. Mübadillik zor. Orada da burada da zor günler geçirdik. Tuzla’ya 1924 yılının sonbaharında geldik, zeytinler kararmıştı.”
Ramazan Eser bunca yıldır, doğduğu yeri hiç özlememiş. Bu röportajın son sözleri başkalarının özlemiyle ilgili. O özlemin tanığı yine Ramazan Eser: “Tuzla’ya eskiden, buradan giden Rumlar çok sık geliyordu. Doğup büyüdükleri evleri geziyor, hasret gideriyorlardı...” “Yeni Türkiye”ye doğru” 1914 yılında Sevindik’te doğan Salih Düztür yedi kişilik ailesiyle aynı kalabalık gemide o zor yolculukla Tuzla’ya geldiklerinde 1924 sonbaharıymış. “Yolculuk iki gün sürdü. Çok zor geçen yolculuk sırasında ölenler oldu. Ölüleri denize attılar. Gemi çok kalabalıktı. 1924 yılının sonbaharında yeni kurulmuş Cumhuriyet’e, yeni Türkiye’ye geldik. Bizi buraya Atatürk getirdi. “ diyor Salih Düztür. o günleri anlatırken. Tuzla yeni vatandır artık Salih Düztür ve ailesi için. Düztür anlatıyor:
“Burada verilen arazi Selanik’teki arazilerimizi karşılamadı. Bize verilen mallar zamanla satıldı. Burada da rençperlik yaptık. Rumlardan kalan çok bağ vardı. Rumlar öylece bırakıp gitmişler. O bağlar kökünden söküldü. Tuzla’nın yerlileri kötü adamlar değillerdi. Bize pek hor bakmadılar. Sevindik’teki hayatımız çok güzeldi. Şimdi burada kimse kimseyi tanımıyor. Köyümüzün ihtiyarları birer birer öldü. Gençlerde iş yok. Bugünün gençleri, bırakın bizlerle konuşmayı selâm bile vermiyor. Köyüm Sevindik’i özlediğim oluyor. Orası da vatanım burası da... Eskisi gibi olsam Sevindik’e giderim. Ne de olsa eski vatanım orası.”
Selanik’ten Tuzla’ya uzanan göç öyküleri böyle…Sonra, “göçmenler” “yerli” olmuş Tuzla’da; sonra gelenler “göçmen”.
Kim göçmen? Kim yerli? Kuşaklar karışmış birbirine. Karışmaya devam etmekte... “Selanikliyim”, “İzmirliyim”, “Bingöllüyüm” “Orduluyum”, “Muşluyum”, Erzincanlıyım” yerini “Tuzlalıyım”a bıraktıkça ilçemiz daha güzel, daha mutlu olacak. Kimbilir…?
|